jorge semprun deyince aklıma the way back geldi. üçkağıtçı bir denyonun “gulag’dan kaçma hikayem” diye yutturduğu bir kitaptan alınma vasat anti-komünist senaryosuyla dandik bir filmdi. lakin colin farrell’in oynadığı kriminal valka karakteri ile bende yer etti.
insan öldürmek için ciddi sebeplere ihtiyaç duymayan, ahlaken ve vicdanen sıfırın altında bir sovyet yurttaşı olan, adi suçlu kategorisinden gulag mahkumu valka’nın vücudunda stalin, lenin, orak-çekiç gibi komünist sembollerin dövmeleri vardır. gulag’dan kaçış esnasında diğerleriyle arasında bu nedenle bir tartışma geçer. sovyet iktidarını ezilenlere sahip çıktığı için desteklediğini, lenin ve stalin’i de halkın koruyucuları olarak gördüğünü söyler… gayet fantastik geliyor kulağa ama filmin sanırım en gerçekçi yanı buydu.
semprun buchenwald’de sovyet savaş esirlerini epey gözlemlemiş, onlarla olabildiğince ahbaplık yapmış. kitaplarında kamptaki en vahşi düzeni onların kurmuş olduğunu belirtir. hayatta kalabilmek için, kimin gücü kime yeterse ile şekillenen hiyerarşik yapılarını akıllarındaki farazi “yeni sovyet insanı” çerçevesinde anlamlandıramadıklarından, şok yaşadıklarından bahseder. ekseriyeti rus olan bu güruh için çekinmeden “barbar” sıfatını kullanır. kampın özgürleştirildiği günün ertesinde rusların barakasının ön cephesini tamamen kaplayacak büyüklükte bir stalin resminin sarkıtıldığını görünce şaşkınlığı katlanır semprun’ün. ruslar gece boyunca gerçeğini aratmayacak denli ustaca kotarılmış bir stalin portresi üzerinde çalışmışlardır. panimaeş?
he demem o ki sikko bir filmdeki karakter, hem de bilinçle filan değil düpedüz art niyetle çizilmiş bir karakter aslında gerçeği yansıtıyor, stalin ve onun kurduğu düzen hakkında ipuçları veriyor. yarın öbür gün the way back’i izlerken en azından bu karaktere hassiktir çekmeyin diye dört paragraf karaladım. gece vakti acayip işlerle uğraşıyorum. yattım.
he calls out more sweetly play death death is a master from germany
he calls out more darkly now stroke your strings then as smoke you will rise into air
then a grave you will have in the clouds there one lies unconfined
sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü almanya’dan
gelen ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor
***
eserlerinin çoğunu fransızca yazan ispanyol jorge semprun’ü okuyanlar bilir ki kendisi şiir hastasının önde gidenidir. aklında binlerce dizeyi tutabildiğini söyler sürekli ve an’a uygun düşen bir dizeyi okuyucunun kucağına bırakmayı sever. almanca ve ingilizceye de hakim olan semprun, yazmak ya da yaşamak’ta, ölüm fügü’nün ingilizcesini tavsiye eder. celan şiirleri için en uygun dilin ingilizce olduğunda ısrarlıdır.
hem şiir sevmeyen hem de zor beğenen bir ukala olarak, paul celan’ın nazi toplama kamplarındaki tecrübelerinin ardından yazdığı bu şiirin, ana okuma-izleme faaliyetinden faydalı olduğu ender durumlardan birine tekabül ettiğini itiraf etmek istiyorum. auschwitz’den sonra yazılabilen şiirin tanımına giriyor olsa gerek. ve semprun yine haklı; mümkünse ingilizceden okumalı.

birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde nanjing nanjing gibi filmler izlenmemeli aslında. zira sıradan insandaki milliyetçi buzullaşmanın militarizme verdiği koşulsuz desteği çatlatabilir. her japon’un asker doğmuş olmasının pek de iyi sonuçlara yol açmadığını bilmek, sik kafalı japon askerini sik kafalı evrensel asker olarak zihinsel kayda geçirmek ne mozaiği ulan mermerimizi tehdit eder nihayetinde.
nanking katliamı’nı birkaç sene evveline kadar duymamıştım. coğrafyanın kulağına malum merkezler 333333 kere “uzakdoğu” sıfatını üflemiş, bilinçaltımızda da hem uzak hem doğu kalan bu yerlerin payına kayıtsızlığın en doğal versiyonu düşmüş tabii. son günlerde bu mevzuyla ilgili iki film izleyince avrupa’daki nazi dehşetini aşabilecek insanoğlu icraatlarının varlığını hatırladım.
naziler sıradan alman askerlerinin kitlesel kıyımlardan dolayı moral bozukluğuna kapılmaması için özel manyak sürülerinden oluşan einsatzgruppen’i kurmuştu. aynı nedenle, yahudilerin gaz odalarına tatlı dille sorunsuz bir şekilde sokulması ve cesetlerin fırınlarda yakılması için, birkaç ay fazladan yaşamalarına izin verilen yahudilerden mürekkep sonderkommando’yu icat etmişti. demem o ki, kötülüğün kendisine bulduğu alan lehindeki her şeye rağmen sınırlıydı, vatanı milleti uğruna savaştığını düşünen onbaşı hans’ın yapamayacağı, kaldıramayacağı şeyler vardı.
lakin japon imparatorluk ordusu gibi bir örnek de çıkıyor insanın karşısına: kitlesel kıyımlarla moral bularak iyice coşan ve iştahı kabaran basit insan. on binlerce kız çocuğuna ve kadına tecavüz eden, işi bittiğinde bunları karınca ezer gibi öldüren, binlerce esir askeri koca bir elektrikli testereyle bir ormanı bir çırpıda kesiyormuşçasına makineli tüfeklerle biçen, kılıçla en çok kafayı kim kesecek yarışmaları düzenleyen, bu arada çocuklara hiçbir ayrıcalık tanımayan, direklere bağlanan insanlar üzerinde süngü eğitimi yapan… of yeter. bilanço 300000.
bir avuç yahudiyi kurtaran schindler kadar olamayan john rabe var bir de. 200000 civarında çinlinin bu vahşetten “güvenlik bölgesi” sayesinde kurtulmasını örgütleyenlerden biri. israil değil, çin tarafından onore edilmiş; coğrafyanın talihsizliği işte ki bu nazi’ye de japonya’nın savaş suçları kadar aşinayız.
josef mengele’yi izafiyetle anarken, o hep tepedekiydi, bahse konu olansa “gibi”ydi. unit 731 ve şefi shiro ishii ise kulağı geçen boynuz. çin’deki japon marifetlerinin en hayvancası diyeceğim, olmayacak. çünkü insan’a iyilik, güzellik, akılcılık vs. atfeden ve bunu insanlık’la niteleyen anlayıştan yüz çevireli epey oluyor. kötülük insan’ın belki de en temel içgüdüsü. o madeni işlemek bundan dolayı gayet kolay. japon devleti bunun için hala inkar edebiliyor her şeyi.
inkar deyince ayaklarımız tekrar toprağa basıyor haliyle. 100 sene öncesinden geçtim, gözümüzün önündekine dahi aynı muamelenin yapılmasına tanıklık ediyoruz. nanking aşırı uçtaysa da, bunun bir silsilesi var. bugün onun neresindeyiz, az çok kestirebiliyoruz ama gelecekte bu yargının bizi kurtarmaya yetmeyeceğini iyi biliyoruz içten içe. en azından ben biliyorum diyeyim ve bu gamlı baykuşu yatırayım artık.
vlada vasilyeviç, tito’nun 1979 eylülünde bağlantısızlar hareketi toplantısı için küba’da bulunduğu günlerde halkı slaviya meydanı’na toplamış bir araba hırsızı. almanya’dan memleketine ziyarete gelmiş birine ait porsche’yi yürütmüş ya da arkadaşlarının deyimiyle “ödünç almış”; boş caddelerde delicesine kullandığı arabayla polisin dikkatini çekmiş haliyle. bir gece iki gece derken halk da çayını kahvesini termosa doldurup, bu kimliği meçhul şoförü seyretmek için meydana abone olmuş. sonraları “belgrad hayaleti” şehir efsanesi haline gelmiş.
almanlığın üstün ürünü porsche ile, yugoslav sosyalizminin düldülü zastava kullanan polisi geceler boyunca parmağında oynatmış vlada. film ise bunu totaliter rejime bilinçli bir nanik çekme olarak kodlayıp estetize ediyor. röportajlarla yürüyen yarı belgesel kurguda anti-komünist entelektüellerin kısmen temelsiz yorumlarını mutlakmış gibi sunuyor. bu da akla amerikan stayla freedom cinliğini getiriyor tabii. filmin batı hayranlığıyla örülü demagojik altmetnine daha girerim de neyse…
demem o ki ben severim böyle otoriteyi/iktidarı aciz bırakan zararsız bireysel eylemleri. vlada bu eğlenceyi 10 gece sürdürmüş. alay konusu olan sokağın hakimi profesyonel polislerin ona duyduğu hıncı bugün bile saklamaması hoşuma gitti. en romantiğinden sıradan bir kriminal de olsa vlada iktidar sahiplerinin nefret edeceği türden biri.
yugoslavya sovyetik rejimler kadar hoyrat değildi ama sonuçta tek partinin dondurulmuş ideolojisini koruyan bir güvenlik ağına sahipti. yerel polis de gücüyle dalga geçen bu adamı tehdit saymış olmalı. vlada’nın, 2 senelik cezasını bitirmesinden çok kısa bir süre sonra garip bir trafik kazasında ölmesini buna yordum ben de. zira otorite kendisini çıplak gösteren kimseyi unutmaz, rahat bırakmaz.
“you know what i like about this game? baseball is exactly like life. the majority of the time absolutely nothing happens. then certains moments and certain days you get all the glory in the world or all the shit.”
black irish’in hakan arıkan türünden mağlup babası brendan gleeson’ın sarhoş bünyesinden çıkan cümleler. zaten beyzbol sevip de adam olmuş kaç kişi var ki allasen.

londra savunmasından önce yazılan bir marş.
rüyamda hadersfild alemiyle boğuşuyordum. lakin ayrıntılarını hatırlayamadım. kabustan halliceydi. 90’larda geçmişi ve geleceği elinden alınan sırp gençliğinin 2000’lerdeki ahvaline dair epey karanlık bir filmdi hadersfild. başladığı her işi yarım bırakan sinik raşa karakteri bana ayna tutuyormuş gibi geldiğinden, mogwai katalizörüyle beraber gün boyu da etkisinden çıkamadım.
depresyonun temellendirilmiş samimi haline temas etmek zor şu zamanlarda. o yüzden sevdim bu filmi.